Dr. M. Tahir Soydal: Sıcak hava artık risk değerlendirmesine girmelidir
11:44Tuzla’da çakmak fabrikası alevlere teslim oldu
11:56KARDEMİR’de Stajyer Genç İş Kazasında Hayatını Kaybetti
10:41MASKİ Saha Personeline İSG Eğitimi
12:27Limanlarda İş Güvenliği Hayati Önem Taşıyor
23:16Niğde OSB’de Plastik Fabrikasında Yangın!
14:19Aliağa Nemport Limanı’nda Konteyner Yangını
13:44Sanayide "Çocuk İşçi" Tartışması: 8 Yaşındaki Çırak Tepki Çekti
12:56DeFacto'dan 'Küçülme' Kararı: 450 İşçi İşsiz Kaldı!
12:57Tekirdağ'da Kimyasal Kazana Düşen İşçi Hayatını Kaybetti
Türkiye’de İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) eğitimi denilince zihinlerde uyanan tablo genellikle şudur:
Klimalı bir sınıfta, projeksiyon cihazından yansıyan ve madde madde yönetmeliklerin okunduğu, sonunda da "en çok çıkan sorular" üzerinden bir test maratonuna hazırlanan adaylar... Peki, biz bu yöntemle gerçekten bir "Güvenlik Kültürü Uzmanı" mı yetiştiriyoruz, yoksa bir "Mevzuat Ezbercisi" mi?
Mevcut eğitim modelimiz, öğrenme piramidinin en tabanındaki pasif yöntemlere sıkışmış durumda. Araştırmalar gösteriyor ki; sadece okumak veya dinlemek, bilginin sadece %10’unun kalıcı olmasını sağlıyor. Biz adaylarımıza 6331 sayılı kanunu ezberletiyoruz ama onlara sahadaki bir vincin altından geçerken bir işçiyi durduracak "iletişim psikolojisini" veya bir ramak kala olayını dijital verilerle analiz edecek "vizyonu" vermiyoruz.
Dünya (NEBOSH veya OSHA gibi örneklerde), İSG’yi bir mühendislik ya da hukuk dalından ziyade bir "davranış bilimleri" meselesi olarak kurguluyor. Onlar vaka çalışmalarında (Case Studies) "Hangi yönetmelik ihlal edildi?" sorusundan önce, "Bu hatayı yaptıran psikososyal risk neydi?" sorusunun yanıtını arıyor.
Bugün inşaatlarda ve fabrikalarda teknoloji devrimi yaşanırken; eğitim kurumlarımızın hâlâ 20 yıl öncesinin PowerPoint sunumlarına bağlı kalması kabul edilemez.
İSG ekosisteminin en hayati organı, şüphesiz eğitimdir. Ancak eğitimin kalitesini belirleyen asıl unsur, fiziksel imkanlardan ziyade o eğitimi veren **"eğitmen profili"**dir. Bugün geldiğimiz noktada şu temel soruyu sormak zorundayız: Eğitimlerimizde bilgiyi sadece bir noktadan diğerine taşıyan "aktarıcılar" mı var, yoksa sahada hayat kurtaracak bir kültür inşa eden "rehberler" mi?
Bir eğitmenin teknik uzmanlığı tartışılmaz bir gerekliliktir ancak bilmekle, bildiğini "öğretebilmek" tamamen farklı iki disiplindir. Küresel standartlarda "Eğiticinin Eğitimi" bir lüks değil, mesleki bir zorunluluktur. Bizim sistemimizde ise pedagojik formasyon ve dijital eğitim metodolojileri hâlâ ikincil planda kalabiliyor. Oysa modern İSG eğitimi; yetişkin eğitimi prensiplerine (andragoji) uygun, katılımcının merakını ve sorumluluk bilincini tetikleyen bir süreç olmalıdır.
Günümüzde bilgiye ulaşmak artık saniyeler sürüyor. Bu dijital çağda eğitmenin görevi, "bilginin mülkiyetini" elinde tutmak değil, o bilginin sahada nasıl hayat bulacağını göstermektir. Bir eğitmen, bilgiyi bir paket gibi teslim eden bir aracı değil; sınıfın enerjisini yöneten, sorgulatan ve kursiyeri sahadaki öngörülemez karmaşaya zihnen hazırlayan bir moderatör olmalıdır.
Sertifika almak bir varış çizgisi değil, bir başlangıç noktasıdır. Eğer biz eğitim sistemimizi; sadece sınav kazandırmaya odaklı yapıdan kurtarıp; etkileşimli, teknoloji odaklı ve sürekli gelişimi esas alan bir modele taşımazsak, "evrak üzerinde güvenli" ama sahada savunmasız kalmaya devam ederiz.
Unutmayalım ki; yetersiz eğitimle sahaya sürülen her uzman, potansiyel bir riskin ortağıdır. Artık slaytları kapatıp, gerçek dünyayı sınıfın içine alma vaktimiz geldi de geçiyor.

Türkiye’de İSG eğitimleri yasal olarak güçlü bir zemine sahip olsa da:
Dünya örnekleri, Türkiye için şu gelişim adımlarını öneriyor:
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir