Dışarıdan hizmet almak mı, mesleki bağımsızlık mı?
Bir gün iş güvenliği alanında çalışan bir meslektaşımla konuşurken konu Almanya’daki uygulamalara geldi.
“Almanya’da da dışarıdan iş güvenliği hizmeti alınıyor.” dediğimde bana şu soruyu sordu:
“Orada da OSGB gibi bir sistem mi var?”
Kısmen evet.
Almanya’da işverenler, iş sağlığı ve güvenliği konusunda dışarıdan uzmanlardan veya hizmet kuruluşlarından destek alabiliyor. Bu model, Alman hukukunda da açıkça düzenlenmiş durumda.
Arbeitssicherheitsgesetz (ASiG) §19, işverenin işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı görevlendirme yükümlülüğünü überbetrieblicher Dienst adı verilen işletme dışı hizmet kuruluşlarından yararlanarak da yerine getirebilmesine imkan tanıyor.
Demek ki mesele, uzmanın işletmenin kadrosunda olup olmaması değil. Asıl mesele başka:
Uzman kimin adına çalışıyor?
Daha doğrusu;
Uzman ücretini kimden alırsa alsın, mesleki bilgisini kullanırken ne kadar özgür?
Bence iş sağlığı ve güvenliği alanındaki en önemli tartışmalardan biri tam da burada başlıyor.
Dışarıdan hizmet almak başlı başına sorun değil
Almanya’daki mevzuata baktığımızda ilk dikkat çeken noktalardan biri şu: Dışarıdan hizmet almak yasaklanmış veya istisnai bir yöntem olarak görülmüyor. Tam tersine, kanun bunun nasıl yapılabileceğini düzenliyor.
Ancak aynı mevzuat, dışarıdan hizmet alınmasının yanında uzmanlığın nasıl kullanılacağına da önem veriyor.
Çünkü iş güvenliği uzmanlığı sıradan bir danışmanlık hizmeti değil.
Uzmanın görevi yalnızca belge hazırlamak, toplantıya katılmak veya rapor yazmak değil.
ASiG §6, iş güvenliği uzmanlarının işverene danışmanlık yapmasını, işyerlerini ve çalışma koşullarını güvenlik açısından değerlendirmesini, eksiklikleri bildirmesini, gerekli önlemleri önermesini ve alınan önlemlerin uygulanmasına katkı sağlamasını öngörüyor.
Yani uzman, işyerinde olup biteni yalnızca kayda geçiren kişi değil. Tehlikeyi gören, değerlendiren ve çözüm öneren teknik bir uzman. Peki uzman bağımsız mı?
İşte asıl kritik nokta burada.
ASiG §8, iş güvenliği uzmanlarının sahip oldukları teknik uzmanlığı uygularken “weisungsfrei”, yani talimatlardan bağımsız olduğunu açıkça belirtiyor.
Aynı maddede, uzmanların görevlerini yerine getirmeleri nedeniyle dezavantajlı duruma düşürülmemeleri gerektiği de düzenleniyor.
Ancak aynı maddenin ikinci fıkrası başka bir gerçeği de ortaya koyuyor:
İş güvenliği uzmanı doğrudan işletme yöneticisine bağlı.
İlk bakışta bu iki durum çelişkili görünebilir. Bir tarafta işletme yönetimi var.
Diğer tarafta mesleki bağımsızlık.
Fakat aslında burada çok önemli bir ayrım söz konusu:
Uzman organizasyonel olarak işletmeye bağlı olabilir; ancak teknik uzmanlığını uygularken talimatla yönlendirilemez.
Bu ayrım, iş güvenliği açısından son derece önemli.
Çünkü bir yöneticinin:
“Bu konuyu rapora yazma.”
“Bu riski biraz farklı değerlendir.” “Bu uygunsuzluğu görmezden gel.” demesi ile,
“Bu konuyu teknik açıdan değerlendir.” demesi aynı şey değildir.
İlkinde uzmanlığın sonucuna müdahale vardır. İkincisinde ise uzman, görevini yerine getirmektedir. Asıl sınav, anlaşmazlık çıktığında başlıyor
Her şey yolundayken bağımsız olmak kolaydır.
Asıl mesele, uzmanın yaptığı tespit işletmenin ekonomik veya operasyonel çıkarlarıyla çatıştığında ortaya çıkar.
Bir makinede ciddi bir eksiklik tespit edildiğini düşünün. Üretimin durması gerekiyor.
Bir önlemin alınması gerekiyor. Maliyet ortaya çıkacak.
Zaman kaybedilecek.
Ve uzman:
“Bu risk giderilmeli.” diyor.
Peki işletme yönetimi bunu kabul etmezse ne olacak?
Alman hukukunda bu durum da tamamen uzmanın kişisel mücadelesine bırakılmamış.
ASiG §8(3), iş güvenliği uzmanı ile işletme yöneticisinin bir güvenlik önlemi konusunda anlaşamaması halinde uzmanın önerisini doğrudan işverene ve belirli koşullarda şirketin yasal temsil organındaki yetkili kişiye sunabilmesine imkan tanıyor.
Daha önemlisi, öneri reddedilirse bunun yazılı olarak bildirilmesi ve gerekçelendirilmesi gerekiyor.
Betriebsrat’a da bu kararın bir örneği gönderiliyor. Bu, yalnızca hukuki bir ayrıntı değil.
Bence aynı zamanda önemli bir çalışma kültürü göstergesi. Çünkü bir uzmanın:
“Ben bu riski bildirdim.” diyebilmesi kadar,
“Ve bu bildirimin kurumsal olarak kayda geçtiğini biliyorum.” diyebilmesi de önemlidir.
Uzmanın görevi “evet” demek değildir
İş güvenliği uzmanlığı bazen yanlış anlaşılabiliyor.
Uzman, işletmenin yaptığı her şeyi onaylayan kişi değildir. Ama işletmenin karşısında duran bir denetçi de değildir.
Onun görevi, sahip olduğu teknik ve mesleki bilgiyle işletmeye yol göstermektir.
ASiG §6 tam da bunu tarif ediyor. Uzman; çalışma koşullarını değerlendirir, işyerlerini kontrol eder, eksiklikleri bildirir, önlemler önerir
ve iş sağlığı ve güvenliği açısından gerekli çalışmalara katkı sağlar.
Bu nedenle iyi bir uzmanın değerini yalnızca hazırladığı evrak sayısıyla ölçmek mümkün değildir. Bazen en değerli yaptığı iş, işletmenin duymak istemediği bir gerçeği söylemektir.
Çalışanın sesi nerede?
Almanya’daki sistemin önemli unsurlarından biri de Betriebsrat, yani işyeri çalışan temsilciliği. Betriebsrat her işyerinde otomatik olarak bulunmaz.
Dolayısıyla Almanya’daki bütün işletmelerde aynı mekanizmanın işlediğini söylemek doğru olmaz. Ancak bulunduğu işletmelerde iş sağlığı ve güvenliği açısından önemli bir taraf olabilir.
ASiG §9, iş güvenliği uzmanlarının ve işyeri hekimlerinin Betriebsrat ile işbirliği yapmasını öngörüyor.
Ayrıca uzmanların önemli konularda Betriebsrat’ı bilgilendirmesi gerekiyor. Buradaki temel fikir aslında çok basit:
İş sağlığı ve güvenliği yalnızca işveren ile uzman arasında konuşulan bir konu olmasın. Çalışanların temsilcileri de sürecin içinde olsun.
Çünkü tehlikenin sonuçlarını yaşayacak olan kişi çoğu zaman raporu hazırlayan uzman değil,
çalışandır.
Rapor sadece bilgisayarda kalmamalı
Bir diğer önemli yapı ise Arbeitsschutzausschuss (ASA), yani İş Sağlığı ve Güvenliği Komitesi.
ASiG §11, 20’den fazla çalışanı bulunan işletmelerde böyle bir komitenin oluşturulmasını öngörüyor.
Komitede işveren veya temsilcisi, çalışan temsilcileri, işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı ve güvenlik görevlileri yer alıyor.
Komitenin de en az üç ayda bir toplanması gerekiyor. Buradaki düşünce oldukça önemli:
Bir risk yalnızca raporlanmış olmak için raporlanmamalı.
Masaya gelmeli. Konuşulmalı.
Sorumlusu belirlenmeli. Takip edilmeli.
Sonucu görülmeli.
Çünkü iş sağlığı ve güvenliği açısından bazen sorun, riskin bilinmemesi değildir.
Herkesin riski bilmesine rağmen hiçbir şey yapılmamasıdır. Kanun başka, işyeri kültürü başka
Burada Almanya’yı idealize etmemek gerekiyor.
Bir kanunda mesleki bağımsızlığın yazması, her işletmede bu bağımsızlığın aynı ölçüde yaşandığı anlamına gelmez.
Ekonomik baskılar her yerde olabilir. Üretim baskısı her yerde olabilir.
Zaman baskısı her yerde olabilir.
Bir uzmanın söylediği teknik gerçek, bazı durumlarda işletmenin çıkarlarıyla çatışabilir. Dolayısıyla iyi bir mevzuat tek başına yeterli değildir.
Ama iyi mevzuat önemli bir başlangıç noktasıdır.
Çünkü uzman ile yönetim arasında anlaşmazlık çıktığında ne yapılacağı belli ise, uzmanın görüşünün nasıl kayıt altına alınacağı belli ise,
çalışan temsilcisinin sisteme nasıl dahil olacağı belli ise, konunun hangi kurumsal platforma taşınacağı belli ise, uzman tamamen kişisel cesaretine bırakılmamış olur. Sistem, kişiye destek vermeye başlar.
Mesele içeride mi, dışarıda mı?
Belki de yıllardır yanlış soruyu soruyoruz. Uzman işletmenin çalışanı mı olmalı?
Dışarıdan mı hizmet vermeli?
Bir hizmet kuruluşundan mı alınmalı? Kaç saat sahada bulunmalı?
Bunların hepsi önemli sorular. Ama daha temel bir soru var:
Uzman mesleki kararını özgürce verebiliyor mu?
Çünkü dışarıdan hizmet veren bir uzman da mesleki olarak bağımsız olabilir.
İşletmenin kendi çalışanı olan bir uzman da baskı altında kalabilir. Demek ki mesele yalnızca sözleşmenin türü değil.
Mesele, uzmanlığın nasıl korunacağı. Asıl değer, doğruyu söyleyebilmek
Bir iş güvenliği uzmanının en önemli görevi belki de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Risk gördüğünde söyleyebilmek.
Eksiklik gördüğünde yazabilmek. Tehlikeyi küçültmemek.
Sorunu ertelememek.
Ve gerektiğinde:
Bu şekilde devam edilmesi doğru değil. diyebilmek.
Bunun karşılığında uzmanın yalnız bırakılmaması gerekiyor.
Çünkü iş güvenliği kültürü, yalnızca çalışanlara verilen eğitimlerle veya duvara asılan afişlerle oluşmaz.
Bir işletmede gerçek kültürün ne olduğunu anlamak için bazen tek bir soruya bakmak yeterlidir:
Uzman, işletmenin duymak istemediği bir gerçeği söylediğinde ne oluyor?
Eğer o söz kayboluyorsa, sistemde bir sorun vardır.
Eğer o söz tartışılıyorsa, kayıt altına alınıyorsa, ilgili kişilere ulaşıyorsa ve çözümü takip ediliyorsa,
işte o zaman kurumsal bir güvenlik kültüründen söz etmek mümkün hale gelir.
Son söz
Almanya’daki hukuki çerçeve bize şunu gösteriyor:
Dışarıdan hizmet almak tek başına sorun değildir.
İçeriden uzman çalıştırmak da tek başına çözüm değildir.
Asıl mesele, uzmanın sahip olduğu teknik bilgiyi ne kadar özgürce kullanabildiği ve söylediği sözün işletme içinde nasıl bir karşılık bulduğudur.
Gerçek mesleki bağımsızlık sadece kanunda yazan bir kelime değildir. Bazen bir uzmanın gördüğü tehlikeyi açıkça yazabilmesidir.
Bazen o raporun doğru kişilere ulaşabilmesidir.
Bazen yöneticinin hoşuna gitmeyen bir tespitin yine de masada konuşulabilmesidir. Ve bazen de:
“Bu iş böyle devam edemez.”
diyen kişinin, ertesi gün aynı gerçeği söylemeye devam edebiliyor olmasıdır. Çünkü iyi bir sistem, yalnızca doğruyu söyleyen uzmanlar yetiştirmez.
Doğruyu söyleyen uzmanın sesinin duyulabileceği bir yapı da kurar.
Belki de asıl soru bu:
Uzman kimin adına çalışıyor?
Ve daha önemlisi:
Uzman doğruyu söylediğinde, sistem onun arkasında duruyor mu?
Erdinç Demir
İş Güvenliği Uzmanı ve Asbest Söküm Uzmanı
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir