Fikret A. için adalet buluşmalarının ilki İzmir’de gerçekleşti
12:06Afşin-Elbistan Termik Santralinde Patlama Sonrası Yangın
09:38Ankara'da maden ocağında göçük: 1 işçi hayatını kaybetti 20 işçi yaralandı
12:362025 SGK verileri açıklandı: İş kazalarında artış devam ediyor
04:58Bakan Işıkhan müjdeyi verdi: İsg harcamalarında kamu modeli geliyor!
11:44Tuzla’da çakmak fabrikası alevlere teslim oldu
Safety Science dergisinin 205. cildinde yayımlanan yeni bir çalışma tam olarak bu soruyu soruyor. Radboud Üniversitesi'nden Laura S. Fruhen, Curtin Üniversitesi'nden Jessica M. Gilbert ve Sharon K. Parker ile Batı Avustralya Üniversitesi'nden Madison Fitzgerald'ın imzasını taşıyan makalenin başlığı çok şey anlatıyor: "İş dışında örgütsel kontrol: Yeni ortaya çıkan bir psikososyal tehlikenin çok yöntemli incelemesi."
Mesai bittiğinde işinizden ne kadar uzaklaşabiliyorsunuz? Çoğumuz için bu soru, akşam saatlerinde telefona düşen e-postalarla ilgili. Bazı çalışanlar içinse soru çok daha somut. Yattığınız oda, yediğiniz yemek, yürüyebileceğiniz alan ve saat kaçta odanızda olmanız gerektiği işverenin kontrolündeyse, "iş dışı" diye bir zaman gerçekten var mı?
Yazarların çıkış noktası net. İş dünyası, çalışanların mesai içinde nasıl denetlendiğini uzun süredir konuşuyor. Amazon'da "verimsiz" geçen zamanın dakika dakika izlenmesi, pandemide evden çalışanları izleyen yazılımlara talebin patlaması bunun bilinen örnekleri. Ancak denetimin mesai sonrasına, çalışanın uyuduğu ve dinlendiği alana uzanması çok daha az araştırılmış bir konu. Elon Musk'ın şirketlerinin çalışanları için kurduğu Starbase ve Snailbrook gibi yerleşimler, bu eğilimin büyüdüğünü gösteriyor.
Araştırmanın sahası Avustralya'daki FIFO kampları. FIFO, İngilizce "fly-in fly-out" yani "uçakla gel, uçakla git" ifadesinin kısaltması. Bu işçiler evlerinden binlerce kilometre uzaktaki maden, petrol ve doğalgaz sahalarına uçakla götürülüyor. Beş günden dört haftaya kadar süren vardiya dönemlerini de işverenin sağladığı kamplarda geçiriyorlar.
Karadaki kamplar çoğu zaman tel örgüyle çevrili, ızgara düzeninde dizilmiş tek kişilik odalardan oluşuyor. Denizdeki platformlarda ise işçiler genellikle perdeyle ayrılmış ranzalarda, ortak odalarda kalıyor. Yani iş, uyku ve boş zaman aynı yerde, aynı otoritenin altında geçiyor.
Çalışma iki aşamadan oluşuyor. İlk aşamada 2018'de 24 FIFO işçisiyle ortalama bir saate yakın derinlemesine görüşmeler yapılmış. Dikkat çekici olan, sorularda "kontrol" ya da "kimlik" kelimelerinin hiç geçmemesi. İşçilere yalnızca günlük yaşamları, ruh halleri ve ev ile iş arasındaki geçişler sorulmuş; konuşmalar yine de defalarca aynı noktaya gelmiş. İkinci aşamada bu bulgulardan bir ölçek geliştirilmiş ve 2021'de, pandemi koşullarında, açık deniz tesislerinde çalışan 479 işçiye anket uygulanmış.

Görüşmelerden üç belirgin kontrol biçimi çıkıyor.
Birincisi, katı kurallar. Bir işçi, teknisyeninden jeoloğuna ve mühendisine kadar herkese akılsız birine davranır gibi davranıldığını, kuralların hem esnek olmadığını hem de mantıksız olduğunu anlatıyor. Bir başkasının örneği çok öğretici: Yara bandı ya da ağrı kesici için revire gitmek "raporlanacak bir olay" sayıldığından, insanlar ayaklarındaki su toplamasını bile bildirmekten kaçınıyor. Bir işçi ise, bir arkadaşı onu izinsiz olarak kendi arabasıyla kamp kapısına bıraktığı için neredeyse kovulduğunu söylüyor.
İkincisi, gözetim. İşçilerden biri kampın her yerindeki kameraları "Big Brother düzeni" diye tarif ediyor. Yaka kartındaki ismi okuyabilen güvenlik dronları da anlatılanlar arasında. Bir başka işçi, saat dokuzdan sonra oda dışında sessizce bira ya da sigara içenleri GoPro kameralarla kaydeden güvenlikçileri anlatıyor. İlgili yönergede "zorunludur" değil "edilmelidir" ifadesi geçmesine rağmen, bu kayıtlar yüzünden insanların işten atıldığını söylüyor. Gözetim yalnızca yönetimden de gelmiyor: Barın bir köşesinde işle ilgili biraz dertleşmek bile, yan masada işten birileri dinliyor olabileceği için riskli sayılıyor.
Üçüncüsü, gündelik olanın ayrıcalığa dönüştürülmesi. Odalar dönüşümlü kullanılıyor ve kişileştirilemiyor; işçiler sahaya yalnızca küçük bir çanta getirebiliyor. Kasabaya yemeğe inmek bazı kamplarda yalnızca hafta sonları, yazılı izinle mümkün. Ne zaman yemek yeneceği, ne zaman televizyon izleneceği bile belirleniyor. Bir işçi, bir gece şimşekleri fotoğraflamak için tel örgünün kapısını açtığında dakikalar içinde güvenliğin geldiğini anlatıyor ve sözü şöyle bağlıyor: "Yani mahkumdun."
Yazarların ilk tespiti şu: Bu uygulamaların bir kısmı güvenlik gerekçesiyle getiriliyor, ama fiziksel güvenliği korumak için gerekenin ötesine geçiyor. Yara bandı örneğinde olduğu gibi, bazı durumlarda güvenliğin kendisini bile zayıflatabiliyor.
Makalenin en çarpıcı kısmı, bu uygulamaların insanların kim olduklarını nasıl etkilediği. Araştırmacılar iki etki tanımlıyor.
Birincisi kimliğin bastırılması. Bir işçi, dış dünyadan kopuk bu ortamda "kendini kaybettiğini" anlatıyor: Onu normalde o yapan insanlar ve etkiler artık hayatında yok, çünkü günün yirmi dört saati ya işte ya kampta. Bir başkası, şirketin onu "verimli ve etkin bir insana" dönüştürmek için kalıba döktüğünü söylüyor. Duyguların "dolabın arkasına itilmesi" ve zamanla bunun bir alışkanlığa dönüşmesi de sık dile getirilen bir deneyim. Yazarlar burada, hemşirelik literatüründe tarif edilen "kişiden hemşireye dönüşüm" ile bir paralellik kuruyor: İnsan, yerini çalışana bırakıyor.
İkincisi kimlik ikiliği, yani evdeki ben ile kamptaki ben arasında kopukluk. Bir baba, havaalanında çocuklarının bacağına sarılıp gitmemesi için yalvardığını, hatta birinin paraya ihtiyacı olmadıklarını söylediğini anlatıyor. Bir başkası eve döndüğünde "kendi evinde bir yabancı" gibi hissettiğini, çocuklarının maçına gittiğinde kimsenin onu tanımadığını söylüyor. Literatürde FIFO işçileri için kullanılan "iki hayat yaşamak" ifadesi tam da bunu anlatıyor.
Anket sonuçları görüşmelerdeki tabloyu doğruluyor. Kuralları, gözetimi ve "ayrıcalık" düzenini daha yoğun algılayan işçiler, depresyon, kaygı ve yorgunluk belirtilerini ölçen K10 ölçeğinde daha yüksek psikolojik sıkıntı bildiriyor. Üç uygulamanın her birinin psikolojik sıkıntıyla korelasyonu 0,37 ile 0,40 arasında.
Bu ilişki yaş, cinsiyet, eğitim ve işteki özerkliğin düşüklüğü hesaba katıldığında da sürüyor. Bu önemli, çünkü iş tasarımı literatürü uzun süredir "iş üzerindeki kontrol eksikliğinin" zararlarını konuşuyor. Bu çalışma, mesai dışındaki kontrolün ondan farklı bir şey olduğunu ve kendi başına etki yarattığını gösteriyor.
Asıl çarpıcı bulgu ise mekanizmayla ilgili. Kontrol uygulamalarının ruh sağlığına etkisi doğrudan değil, büyük ölçüde kimliğin bastırılması üzerinden işliyor. Kimlik bastırılması üç uygulamanın üçünün de etkisini taşırken, kimlik ikiliği yalnızca gözetimin etkisine aracılık ediyor. Kısacası insanları yıpratan kameranın kendisinden çok, kameranın altında kendileri olamamaları.
Bu tablo yalnızca Avustralya madenlerine özgü değil. Türkiye'de de büyük inşaat projelerinde, maden ve enerji sahalarında, tersanelerde ve fabrikalarda binlerce işçi işverenin kurduğu kamplarda ve yatakhanelerde yaşıyor. Ofis çalışanları için de ekran izleme yazılımları ve konum takibi artık sıradan sayılıyor. İş ile özel hayat arasındaki sınır inceldikçe, bu çizgi çoğu zaman işveren lehine kayıyor.
Fiziksel riski kontrol etmek için alınan önlemler psikolojik risk üretebilir. Avustralya, 2024'te yürürlüğe koyduğu psikososyal tehlikelerin yönetimine ilişkin uygulama kuralında müdahaleci gözetimi açıkça bir psikososyal tehlike olarak tanımladı. Avrupa Birliği de algoritmik yönetim sistemleri için sıkı kurallar getirmeye yöneliyor.
Yazarların işverenlere önerileri sade:
Bir uyarı daha var: Daha önceki araştırmalar düşük özerkliğin daha fazla kaza ve güvensiz davranışla ilişkili olduğunu gösteriyor. Yani "güvenlik için" kurulan aşırı kontrol, uzun vadede güvenliğin aleyhine işleyebilir.
Araştırmanın sınırlarını da yazarların kendisi kabul ediyor. Anket verisi tek bir zamanda ve işçilerin kendi beyanıyla toplandığı için kesin bir neden-sonuç ilişkisi kurulamıyor. Verinin pandemi döneminde toplanmış olması da sonuçların genellenmesini zorlaştırıyor. Ancak yazarların haklı olarak belirttiği gibi, uç koşullar madendeki kanarya gibidir: Daha sıradan ortamlarda hafifçe işleyen bir mekanizmayı görünür kılar.
Sonuçta sorulması gereken soru basit. İyi bir iş yeri, çalışanını yalnızca mesai saatinde değil, mesai bittiğinde de koruyabilen yerdir. Bunun en temel koşulu da insana, kapı kapandığında yeniden kendisi olabileceği bir alan bırakmaktır. Kamera her şeyi kaydedebilir; ama kaydettiği insanın kim olduğunu ona hatırlatamaz.
Dr. Hakan ERDOĞAN
A sınıfı İş güvenliği Uzmanı
Makine Y. Mühendisi
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir