Dr. M. Tahir Soydal: Sıcak hava artık risk değerlendirmesine girmelidir
11:44Tuzla’da çakmak fabrikası alevlere teslim oldu
11:56KARDEMİR’de Stajyer Genç İş Kazasında Hayatını Kaybetti
10:41MASKİ Saha Personeline İSG Eğitimi
12:27Limanlarda İş Güvenliği Hayati Önem Taşıyor
23:16Niğde OSB’de Plastik Fabrikasında Yangın!
14:19Aliağa Nemport Limanı’nda Konteyner Yangını
13:44Sanayide "Çocuk İşçi" Tartışması: 8 Yaşındaki Çırak Tepki Çekti
12:56DeFacto'dan 'Küçülme' Kararı: 450 İşçi İşsiz Kaldı!
12:57Tekirdağ'da Kimyasal Kazana Düşen İşçi Hayatını Kaybetti
Türkiye’de her yıl milyonlarca çalışan iş sağlığı ve güvenliği eğitimi alıyor.
13.03.2026 - 16:54
YAYINLANMA13.03.2026 - 16:54
GÜNCELLEME
Bu eğitimlerin amacı çalışanların karşılaşabilecekleri riskleri tanımasını ve güvenli çalışma davranışları geliştirmesini sağlamak. Ancak aradan geçen yıllara ve verilen milyonlarca eğitime rağmen iş kazaları hâlâ çalışma hayatının en ağır sorunlarından biri olarak karşımızda duruyor.
6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 2012 yılında Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtlarına göre 74.871 iş kazası meydana gelmiş ve bu kazalarda 744 çalışan hayatını kaybetmiştir. Bir yıl sonra, 2013’te elektronik iş kazası bildirim sistemine geçilmesiyle birlikte kaydedilen iş kazası sayısı 191.389’a yükselmiş, aynı yıl iş kazaları nedeniyle hayatını kaybeden çalışan sayısı 1.360 olarak gerçekleşmiştir.
Aradan geçen yıllarda iş sağlığı ve güvenliği sistemi büyümüş, mevzuat genişlemiş, iş güvenliği uzmanları ve işyeri hekimleri çalışma hayatının yerleşik unsurları haline gelmiş ve milyonlarca çalışan İSG eğitimi almıştır. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen SGK verileri, 2023 yılında iş kazaları sonucu hayatını kaybeden çalışan sayısının 1.972’ye ulaştığını, 2024 yılında ise bu sayının 1.897 olarak gerçekleştiğini göstermektedir.
Bu tablo kaçınılmaz bir soruyu gündeme getiriyor:
İSG eğitimleri gerçekten hayat kurtarıyor mu, yoksa zaman içinde mevzuatın gereği yerine getirilen bir ritüele mi dönüşmüş durumda?
Bu soruyu dışarıdan bir gözlemci olarak değil, sistemin kuruluş sürecinde yer almış bir hekim olarak soruyorum.
6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun hazırlanma sürecinde, Sağlık Bakanlığı’nda yürüttüğüm üst düzey yöneticilik görevi kapsamında Bakanlığı temsilen yürütülen çalışmalarda yer aldım ve düzenlemenin şekillenmesine doğrudan tanıklık ettim. Aynı dönemde Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi’nde Bakanlık temsilcisi olarak görev yaptım ve iş sağlığı ve güvenliği alanındaki düzenlemelerin geliştirilmesine görüş ve katkı sundum.
2000’li yılların başından itibaren Sağlık Bakanlığı bünyesinde çalışanların sağlığı ile ilgili birimlerin bağlı bulunduğu yönetici olarak görev yaptım; ayrıca Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) nezdinde Bakanlığı temsil eden görevler üstlendim. 2014 yılında ise kendi isteğimle Sağlık Bakanlığı’ndaki görevimden emekli oldum.
Bunun yanında işyeri hekimi ve iş sağlığı alanında doktora yapmış bir hekim olarak uzun yıllardır sahadaki uygulamaları yakından izleme ve çalışma hayatının farklı aktörleriyle doğrudan temas kurma imkânı buldum.
Dolayısıyla burada paylaşacağım değerlendirmeler yalnızca teorik bir bakışa değil; hem politika yapım süreçlerine hem de sahadaki uygulamaların uzun yıllara dayanan gözlemlerine dayanmaktadır.
2012 yılında yürürlüğe giren 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, Türkiye’de iş sağlığı ve güvenliği alanında önemli bir reform niteliği taşıyordu. Risk değerlendirmesi yapılması, iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi görevlendirilmesi, iş kazalarının kayıt altına alınması ve çalışanların eğitilmesi gibi uygulamalar bu reformun temel unsurlarıydı.
Bu sistemin merkezinde ise çalışan eğitimleri yer alıyordu.
Mevzuata göre çalışanların işyerinin tehlike sınıfına bağlı olarak belirli sürelerde iş sağlığı ve güvenliği eğitimi almaları zorunlu hale getirilmiştir. Az tehlikeli işyerlerinde sekiz saat, tehlikeli işyerlerinde on iki saat ve çok tehlikeli işyerlerinde ise en az on altı saat eğitim verilmesi öngörülmektedir. Ancak mevzuat bu eğitimleri yalnızca işe girişte verilen tek seferlik bir uygulama olarak değil, belirli aralıklarla yenilenmesi gereken bir süreç olarak tanımlamaktadır. Buna göre eğitimlerin az tehlikeli işyerlerinde üç yılda bir, tehlikeli işyerlerinde iki yılda bir ve çok tehlikeli işyerlerinde ise yılda en az bir kez tekrar edilmesi zorunludur. Ayrıca iş değişikliği, yeni ekipman veya teknoloji kullanımı, iş kazası ya da meslek hastalığı gibi durumlarda periyodik süreler beklenmeden çalışanlara ek İSG eğitimi verilmesi gerekmektedir.
Bu düzenlemenin dayandığı mantık oldukça açıktır. İşyerindeki tehlike düzeyi arttıkça çalışanlara verilen eğitim süresinin de artırılması, çalışanların karşılaşabilecekleri riskleri daha iyi tanımalarını ve güvenli çalışma davranışları geliştirmelerini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu yaklaşımın nihai hedefi ise iş kazaları ve meslek hastalıklarının azaltılmasıdır.
Ancak uygulamada karşılaşılan tablo çoğu zaman bu teorik çerçeve ile örtüşmemektedir.
Asıl mesele, tehlike sınıflarına göre tasarlanan bu eğitim sisteminin sahada gerçekten ne ölçüde karşılık bulduğudur.
Her ne kadar mevzuat eğitimlerin belirli aralıklarla tekrar edilmesini zorunlu kılsa da uygulamada hem ilk eğitimlerin hem de tekrar eğitimlerinin çoğu zaman mevzuatta öngörülen kapsam ve sürede gerçekleştirilemediği görülmektedir.
Pek çok işyerinde eğitimler yoğun üretim baskısı nedeniyle hızla tamamlanan bir formaliteye dönüşmekte, bazı durumlarda birkaç saatlik sunumlarla sınırlandırılmakta ya da yalnızca imza süreçleriyle tamamlanmaktadır.
Burada açık bir gerçeği kabul etmek gerekir: Güvenli davranış yalnızca sınıf ortamında verilen teorik bilgilerle oluşmaz. Çalışanın karşı karşıya olduğu riskleri gerçekten kavrayabilmesi için eğitimin işyeri koşullarıyla, üretim süreçleriyle ve günlük çalışma pratikleriyle doğrudan ilişkilendirilmesi gerekir. Eğitim, yalnızca belirli başlıkların anlatıldığı bir sunumdan ibaret olduğunda çalışanların davranışlarını kalıcı biçimde değiştirme gücü sınırlı kalmaktadır.
Sahadaki uygulamalar incelendiğinde bu durum daha açık biçimde görülmektedir. Pek çok işyerinde eğitimler çoğu zaman üretim süreçlerinin yoğunluğu içinde hızla tamamlanan bir formaliteye dönüşebilmekte, çalışanların işyerindeki gerçek riskleri tartışabileceği, uygulamalı olarak öğrenebileceği bir süreç haline gelememektedir. Bu durum, eğitimin temel amacının çalışan davranışını değiştirmekten ziyade mevzuatın gereğinin yerine getirildiğini göstermek olarak algılanmasına da yol açabilmektedir.
Bu noktada ortaya çıkan tabloyu görmezden gelmek mümkün değildir: Türkiye’de birçok işyerinde güvenlik üretilmiyor; güvenliymiş gibi görünecek belgeler üretiliyor. Eğitim belgeleri hazırlanmakta, katılım formları imzalanmakta ve süreç kağıt üzerinde eksiksiz görünmektedir. Oysa iş sağlığı ve güvenliğinde asıl belirleyici olan belgelerin varlığı değil, çalışanların günlük iş pratiklerinde ortaya çıkan davranış değişikliğidir
Bu nedenle aradan geçen on dört yılı aşkın sürenin ardından şu soruyu sormak artık kaçınılmazdır: İş sağlığı ve güvenliği eğitimleri sahada gerçekten güvenli davranış üreten bir öğrenme süreci mi oluşturmakta, yoksa çoğu zaman mevzuata uyumun gösterilmesine yönelik bürokratik bir gereklilik olarak mı uygulanmaktadır?
SGK verileri Türkiye’deki tabloyu açık biçimde ortaya koymaktadır. 2023 yılında 589 binden fazla iş kazası meydana gelmiş ve 1.972 çalışan bu kazalar sonucunda hayatını kaybetmiştir.
Meslek hastalıkları konusunda ise tablo daha da düşündürücüdür. Resmi kayıtlara yansıyan meslek hastalığı sayısı yüzlerle ifade edilirken, uluslararası tahmin modelleri Türkiye’de her yıl on binlerce meslek hastalığı vakasının ortaya çıkması gerektiğini göstermektedir.
Bu durum bize iki önemli gerçeği göstermektedir:
Birincisi, çalışma hayatındaki riskler hâlâ ciddi boyutlardadır.
İkincisi ise mevcut sistem bu riskleri görünür kılmakta ve önlemekte yeterince başarılı değildir.
Sorun yalnızca eğitim verilmesi ya da verilmemesi değildir. Sorun, eğitimin nasıl tasarlandığı ve nasıl uygulandığıdır. Türkiye’de İSG eğitim sistemi büyük ölçüde süre odaklı bir anlayış üzerine kurulmuştur. Mevzuat belirli saatleri zorunlu kılmakta, uygulamada ise çoğu zaman bu saatlerin tamamlanması sürecin ana hedefi haline gelmektedir.
“Bir sistemin başarısı verilen eğitim saatleriyle değil, önlenen kazalarla ölçülür. Çünkü iş sağlığı ve güvenliğinde gerçek başarı, kurtarılan hayatlarla anlam kazanır. Unutulmamalıdır ki iş güvenliği yalnızca bir kural veya prosedür değil, kurumun her seviyesinde yaşatılması gereken bir kültürdür.”
Bu yazı dizisinin amacı da tam olarak bu sorunun peşinden gitmektir.
Önümüzdeki yazılarda şu soruları daha ayrıntılı ele alacağız:
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir