Almanya’da iş güvenliği alanında çalışırken zaman zaman Türkiye’deki meslek hayatımla karşılaştırma yapıyorum. Mevzuat farklılıkları, işverenin sorumlulukları, iş güvenliği uzmanının konumu elbette önemli. Fakat beni asıl düşündüren konu, bazen çok daha basit görünen bir ayrıntının arkasında ortaya çıkıyor: İş güvenliğini konuşmak için kullanılan yöntemler.
Türkiye’de bir işletmeye gittiğimizde çoğumuzun çalışma düzeni bellidir. Risk değerlendirmesi, saha kontrolü, uygunsuzlukların tespiti, düzeltici faaliyetler, eğitimler, kurul toplantıları, kaza ve ramak kala kayıtları…
Bunların tamamı iş güvenliği açısından gerekli.
Ancak Almanya’da karşıma çıkan ve açıkçası mesleki açıdan dikkatimi çeken farklı bir uygulama var.
Üstelik oldukça basit görünüyor. Bir masa.
Bir çalışma posteri. Ve 30 adet kart.
İlk bakışta “Bunun iş güvenliğiyle ne ilgisi var?” denilebilir. Asıl mesele de zaten burada başlıyor.
Risk değerlendirmesinin göremediği bir alan
Almanya’da Deutsche Gesetzliche Unfallversicherung, yani DGUV tarafından kullanılan
“Kulturdialoge: Prävention” adı verilen bir uygulama bulunuyor.
Bu yöntem, klasik anlamda bir risk değerlendirmesi değil. Bir kontrol listesi de değil. Bir denetim formu hiç değil.
Temel amacı, işletmede güvenlik ve sağlığın gerçekte nasıl yaşandığını ortaya çıkarmak.
DGUV bu uygulamada çalışanları ve yöneticileri aynı konuşmanın içine alıyor. İşletmede güvenlik ve sağlıkla ilgili gerçek çalışma hayatından örnekler ortaya konuluyor, bunlar belirli bir sistem
içerisinde değerlendiriliyor ve daha sonra geliştirilmesi gereken noktalar için çözüm önerileri
oluşturuluyor. (DGUV)
Burada benim dikkatimi çeken nokta şu:
Türkiye’de risk değerlendirmesi yaptığımızda genellikle tehlikeyi ve risk seviyesini belirlemeye çalışıyoruz.
Almanya’daki bu uygulama ise bir anlamda başka bir soruya yöneliyor:
“Bu işletmede güvenlik gerçekten nasıl yaşanıyor?” Çünkü bir işletmenin risk değerlendirmesi kusursuz olabilir. Talimatları hazırlanmış olabilir.
KKD’ler depoda bulunabilir. Eğitimler verilmiş olabilir.
Ama çalışan tehlikeli bir durum gördüğünde susuyorsa, yönetici üretim baskısı nedeniyle güvenliği ikinci plana atıyorsa veya yapılan hatalar konuşulmuyorsa, kâğıt üzerindeki sistem ile sahadaki gerçeklik arasında ciddi bir fark oluşabilir.
İşte Kulturdialoge tam olarak bu boşluğa bakıyor.
30 kart ne işe yarıyor?
Sistemin en dikkat çekici taraflarından biri 30 diyalog kartı.
Altı farklı çalışma alanı bulunuyor ve her alan için beş kart kullanılıyor. Bu alanlar arasında liderlik,
iletişim, katılım, hata kültürü, işyeri iklimi ile güvenlik ve sağlığın günlük çalışma içerisindeki yeri bulunuyor. (DGUV Publikationen)
Kartların amacı çalışanlara sınav yapmak değil.
Tam tersine, çalışanların kendi işlerinden gerçek örnekler vermesini sağlamak. Örneğin güvenlik konusunda yönetimin davranışı ele alınıyor.
Çalışanların yaşadığı gerçek bir olay konuşuluyor.
Bir hata olduğunda işletmenin nasıl tepki verdiği değerlendiriliyor.
Güvenlikle ilgili bir problem ortaya çıktığında çalışanların bunu yönetime aktarabilip aktaramadığı tartışılıyor.
Bunların hepsi günlük çalışma hayatından örneklerle ele alınıyor.
Yani uzman masanın başına geçip “Mevzuata göre şu maddeyi uyguluyor musunuz?” diye bir kontrol yapmıyor.
İnsanların gerçekten ne yaşadığını anlamaya çalışıyor.
Bence yöntemin en güçlü tarafı da bu.
İşin daha ilginç tarafı: Beş seviye
30 kartın arkasında başka bir sistem daha var. DGUV’nin 5-Stufen-Modell, yani 5 Seviyeli Modeli.
Bu model işletmenin güvenlik kültürünün hangi seviyede olduğunu anlamaya yardımcı oluyor. DGUV’nin modelinde seviyeler; kayıtsız yaklaşım, tepkisel yaklaşım, kurallara odaklı yaklaşım, proaktif yaklaşım ve güvenlik ile sağlığın işletmeye değer kattığı ileri seviye şeklinde ilerliyor. (DGUV)
Burada çok önemli bir ayrıntı var.
Amaç işletmeye “Sen üçüncü seviyedesin” deyip dosyayı kapatmak değil.
Modelin amacı, işletmenin bugün bulunduğu noktayı görmek ve bir sonraki seviyeye nasıl geçilebileceğini tartışmak.
Örneğin bir işletmede güvenlik sadece kaza olduktan sonra gündeme geliyorsa bu başka bir yaklaşım.
Kurallar yazılmış ve herkes bunlara uymaya çalışıyorsa başka bir yaklaşım.
Çalışanlar daha tehlike ortaya çıkmadan çözüm üretmeye başlıyorsa çok daha farklı bir seviyeden söz ediyoruz.
Güvenlik artık üretim, yatırım, organizasyon ve yönetim kararlarının doğal bir parçası hâline
gelmişse sistem daha ileri bir noktaya ulaşmış oluyor.
Bu yaklaşım bana göre klasik risk puanlamasından oldukça farklı bir bakış açısı getiriyor.
İş güvenliği uzmanının görevi burada değişiyor
Bu sistemin en ilginç taraflarından biri de iş güvenliği uzmanının rolünü değiştirmesi. Uzman yalnızca eksikliği bulan kişi olmaktan çıkıyor.
Bir anlamda işletmenin güvenlik kültürünü ortaya çıkaran moderatör hâline geliyor.
DGUV’nin kendi Sifa eğitim dünyasında bununla da bağlantılı olarak “Sifa-Werkzeughalle”, yani Sifa’nın araç ve yöntemlerinin toplandığı bir araç alanı bulunuyor. Burada iş güvenliği uzmanlarının çalışmalarında kullanabilecekleri denenmiş araç ve yöntemler görev alanlarına göre düzenleniyor. DGUV bunu Sifa’nın elinin altında bulunması gereken standart araçlar olarak tanımlıyor. (sifa-lernwelt.dguv.de)
Bu ayrıntı benim özellikle dikkatimi çekti.
Çünkü iş güvenliği uzmanlığı sadece mevzuatı bilmekten ibaret görülmüyor. Uzmanın elinde problemi analiz etmek, çalışanlarla iletişim kurmak, çalışma sistemini
değerlendirmek, çözüm geliştirmek ve sonucu takip etmek için metotlardan oluşan bir araç seti
bulunuyor.
Bu yaklaşım Türkiye açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.
Türkiye’de neden dikkat çekici?
Türkiye’de iş güvenliği uzmanlarının kullandığı çok sayıda risk değerlendirme yöntemi ve saha uygulaması var. 5x5 matris, Fine-Kinney, FMEA ve farklı kontrol listeleri bunlardan sadece bazıları.
Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta bunların yanlış olduğu değil. Tam tersine, hepsinin kendi kullanım alanı var.
Ancak Almanya’da karşılaştığım bu uygulama başka bir soruna cevap vermeye çalışıyor.
Riskin puanı kaç? sorusundan önce,
“Bu işletmede insanlar güvenliği nasıl görüyor ve nasıl yaşıyor?”
sorusuna bakıyor.
Türkiye’de görev yaptığım dönemden bildiğim klasik saha anlayışıyla karşılaştırdığımda, bu yaklaşım bana oldukça farklı geliyor.
Çünkü sahada bazen bir uygunsuzluğu üç kez yazarsınız. Aynı uygunsuzluk tekrar eder.
Tekrar düzeltici faaliyet açılır. Tekrar kapanır.
Fakat birkaç ay sonra aynı problem başka bir yerde yeniden karşınıza çıkar. Bu durumda problem artık sadece o korkuluk, o makine veya o KKD değildir. Problem, işletmenin o tehlikeye bakış biçimidir.
Kulturdialoge’nin bana düşündürdüğü şey tam olarak bu.
Asıl tehlike bazen görünür değildir
Bir işletmede makinenin koruyucusu eksikse bunu görebilirsiniz. Bir çalışanın baret takmadığını da görebilirsiniz.
Bir acil çıkışın önünün kapatıldığını da tespit edebilirsiniz.
Fakat çalışanların tehlikeleri neden bildirmediğini, yöneticilerin neden bazı uygunsuzlukları görmezden geldiğini veya insanların hata yaptığında neden bunu saklamayı tercih ettiğini bir kontrol listesi her zaman gösteremez.
İşte burada güvenlik kültürü devreye giriyor.
DGUV’nin Kulturdialoge sisteminde katılımcılardan özellikle kendi çalışma hayatlarından somut örnekler vermeleri isteniyor. Bu örnekler poster üzerinde toplanıyor, tartışılıyor ve sonrasında ilk çözüm fikirleri geliştiriliyor. Sistem bunun için ayrıca çalışma posteri, kartlar, 5 seviyeli model ve önlem planlama tablosu gibi materyaller sunuyor. (DGUV Publikationen)
Yani toplantı sadece konuşmayla bitmiyor. Konuşulan konu kayıt altına alınıyor.
Ardından yapılacak işler belirleniyor.
Bu da sistemi benim gözümde sıradan bir “motivasyon toplantısından” ayırıyor.
Türkiye’de uygulanabilir mi?
Bence uygulanabilir.
Hatta Türkiye’de birçok işletmede oldukça faydalı olabilir.
Özellikle sürekli aynı uygunsuzlukların tekrarlandığı, çalışanların ramak kala olaylarını bildirmediği veya yönetim ile saha çalışanları arasında iletişim problemi bulunan işletmelerde farklı bir pencere açabilir.
Üstelik yöntemin uygulanması için çok karmaşık bir teknolojiye de ihtiyaç yok. Masa.
Kartlar. Poster. Çalışanlar. Yöneticiler.
Ve doğru soruları yöneltebilecek bir uzman.
Aslında burada teknoloji değil, bakış açısı değişiyor.
Almanya’da gördüğüm bu uygulamadan çıkardığım sonuç
Almanya’da iş güvenliği konusunda dikkatimi çeken şey her zaman daha fazla ekipman veya daha fazla prosedür olması değil.
Bazen asıl fark, aynı probleme başka bir açıdan bakılması.
Türkiye’de iş güvenliği uzmanlarının büyük bölümü risk değerlendirmesi yapmayı, saha denetimi gerçekleştirmeyi ve uygunsuzlukları raporlamayı zaten biliyor.
Bunlar mesleğimizin temel parçaları.
Fakat işletmenin güvenlik kültürünün hangi seviyede olduğunu çalışanlarla birlikte konuşmak, bunu beş seviyeli bir model üzerinden değerlendirmek ve somut örnekleri kartlar üzerinden masaya yatırmak farklı bir yaklaşım.
Ben Türkiye’de bunun DGUV’deki 30 kart + 5 seviyeli model + yapılandırılmış diyalog + aksiyon planı şeklindeki bütünleşik hâlinin yaygın ve standart bir İSG uygulaması olarak karşıma çıktığını söyleyemem.
Bu nedenle Türkiye’deki meslektaşlarımın özellikle dikkatini çekebileceğini düşünüyorum.
Belki de bundan sonra risk değerlendirmesi dosyasının yanında işletmenin bir de “güvenlik kültürü fotoğrafı” olmalı.
Çünkü bazen kâğıt üzerindeki risk seviyesi düşük olabilir.
Ama işletmenin güvenlik kültürü düşükse, gerçek risk düşündüğümüzden çok daha yüksek olabilir.
Almanya’da karşıma çıkan bu yöntem bana bir kez daha şunu gösterdi:
İş güvenliğinde her şeyi ölçmek yetmiyor. Bazen işletmenin nasıl düşündüğünü de anlamak gerekiyor.
Ve belki de iş güvenliği uzmanlığının geleceğinde, sadece “tehlikeyi bulan uzman” değil,
işletmenin tehlikeye nasıl baktığını değiştiren uzman daha değerli olacak.
Erdinç Demir
İş Güvenliği Uzmanı ve Asbest Söküm Uzmanı